23 Ağustos 2011 Salı

The Ages of Love

Adam yeni taşınacakları evin içinde diz çökerek hayatında en çok istediği iki şeyin biri karşısındaki kadının hayatının her anında yanında olması ikincisi de iyi bir avukat olmak olduğunu itiraf ediyor kendisini nasıl bir girdabın beklediğini bilmeden.

Karşısındaki kadın ise bu sahnenin yaşandığı andan birkaç gün sonrasında ise aşkını öyle bir itiraf ediyor ki etkilenmeyecek herhangi bir erkek olduğunu düşünmüyorum.
- Sen gittikten sonra ilk iki gün arkadaşımla plaja gittik, kardeşimin çocuğuyla oynadım, zaman nasıl geçti anlamadım, hatta bazı şeyleri sorgulama şansım oldu bu iki gün içinde, neden seni özlemediğimi düşündüm. (bu konuşma her sabah skyp ya da msn herneyse karşılıklı yaptıkları görüşmede gerçekleşiyor, ve kadın bu cümleleri bitirdiğinde erkeğin yüzü hafif asılıyor)

-Üçüncü gün ise seni çok özlediğimi farkettim
- Dördüncü gün sensiz kendimi çok çaresiz hissettim
-Beşinci gün yani bugün ise nefes alamıyorum dön artık diyor ( tabi hafif gözyaşlarıyla) , dön diyor da adamın dönme durumu olmadığı için atlayıp adamın bulunduğu yere gidiyor sürpriz yaparak.

Tabi o beş gün içerisinde adamın başına neler geldiğinden bahsetmiycem. Bir erkeğin iradesinin nasıl çöktüğünü daha doğrusu nasıl çökertildiğini filme gittiğinizde izlersiniz)).

Filmin ikinci yarısında ise Robert De Niro'ya 65 yaşında aşkın neler yaptırabileceğini izliyoruz, tabi bu aşkın diğer adı Monica Belluci olunca katsayı da ona göre artıyor.)

Gerçek bir romantik komedi izlemek isteyen herkese kesinlikle kaçırmayın derim.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Dolu Dolu 11 Sene....

2000 Yılının 10 Ağustos günü akşamüstü verdiler haberini, aslında vermeye çalıştılar diyelim, en zor zamanlardır birine ölüm haberini vermek, hatta kim verecek kim söyleyecek diye de konuşulur bu durumlarda , ben yaparım diyenin de dili damağına dolaşır karşısındakinin sessizliğini hissedince ,herhalde en zor zamandır empati kurmak için ...İşte böyle bir telefon konuşması sonrasında kelimeler boğazına dizilince insanın ilk idrak ettiği ve aklına gelen bir daha bu sözcüğü kullanamayacak olması oluyor..

Tam 4 gün sonra kavuşma hayalleri kurarken kavuşmama üzerine kurgulanıyor herşey bir anda...Zaman herşeyin ilacıdır dediler ,nasıl bir ilaçsa bu o sızı o ağrı derinlerde bir yerde hep devam ediyor.. Yokluğuna alışmak kolay olmadı ama varlığını en zor zamanlarda hissetmekte bir o kadar kolay..

Hayat kendi hızında ve kendi bildiği rotada ilerlerken aslında tüm erkeklerin içgörülerinde yer alan erkekler  beraber olduğu kadınlarda biraz annesinin özelliklerini arar savının doğru olduğunu görüyor insan, bunun en başta gelen nedeninin de Anne 'de olan o karşılıksız sevginin , fedakarlığın hep ama hep yanında olmanın , kolayca bırakıp gitmemenin olmasıdır belki de..Bilemiyorum  bunun aynısı kızlar ve babaları için geçerlidir belki de.

Her zamanki cennetteki tüm çiçekler bugün de senin olsun..


Tüm Annelere Sevgiyle....



3 Ağustos 2011 Çarşamba

İLİŞKİ BİTİNCE ANILAR KİME KALIR?

İlişkisi biten herkesin belki de ilişşkiyi bitirmekten daha çok zorlandığı bir konudur anıları da bitirmek. Gidenle birlikte anıları da kargoya vermek mümkün değil ki, paketleyip gönderebileceğin bir adresi bile yok..

Böyle bir açmazı vardır aslında ,garip bir şekilde olmadık yerde olmadık zamanda gelir gözünün önüne o kareler ,değer verdiğin ilişkinin ödettiği bedeldir aslında o anlar .

Giden mi kaybetmiştir yoksa kalan mı belli değildir platform bu olunca.Bazen anlamsız gülümsemelere yol açar bazen de oldukça anlamlı, bazen huzursuzluktan yerinde durdurmaz seni bir kelimeden veya görüntüden oluşan bir kare...

Giden belki de gitmek isteyerek kendini daha iyi hissettmiştir ama bu mudur ihtiyacı olan mutluluk? Ya kareler onun da peşini bırakmazsa?? 

9 Şubat 2011 Çarşamba

BIUTIFUL.....MU?

İnsanın içinin acımasına karşılık gelen sözlükte hangi kelimeler varsa sadece onlardan oluşabilir aslında bu yazının konusu...

Unutun Barcelona ile ilgili bildiklerinizi, bu filmde ne La Sagrada Familia kilisesi (sadece bi sahnede uzaktan görünüyor) ne Gaudi'nin muhteşem eserleri ile dolu parklar ,binalar, ne Nou Camp'ın büyüleyici atmosferi, ne Costa Brava'nın dolu plajları ne de liman ve çevresindeki birbrinden güzel tapas barları var... Hazır olun bu şehrin arka sokaklarına, metruk binalarına, varlığı ile yokluğu arasında fark olmayan kaçak işçilerine ve çeşit çeşit deniz ürünleri ile dolu paella tabakları yerine o an tabakta ne varsa onun yendiği sahnelere..

Javier Bardem'in oyunculukta zirve yaptığı,seyredenleri de baştan sona filmin içine aldığı ,zaman zaman kaskatı kesildiğiniz zaman zaman da gözlerinizin dolduğu bir film Biutiful..Neden olması gerektiği gibi değil de böyle yazılmış bu filmin ismi diyenler sorunun cevabını filmin içinde görecekler zaten ama nası yazılırsa yazılsın o kelimenin kifayesiz kaldığı olağanüstü bir film Biutiful..

Düşünün kısıtlı olanaklarınızla birilerine iyilik yapmak istiyorsunuz fakat yaptığnız iyilik facia ile sonuçlanıyor, biraz daha açalım isterseniz, gözünüzün önünde üşüyen ,hastalanan hiçbir güvencesi olmayan ve bir depoda yaşayan insanlar var, bu insanların durumunu görüp cebinizdeki paranın bir kısmıyla ya da yettiği kadarıyla diyelim üşümesinler diye gidip birkaç gaz sobası alıyorsunuz, ama paranızın yettiği bu kalitesiz sobalardan çıkan gaz bulundukları o kapalı havasız ortamda hepsinin ölümüne sebep oluyor...Ne hissedersiniz?? Ya da insan böyle bir durumda birşey hissedebilir mi?? Hissettiğiniz salt bir hissizlik olabilir mi?? Peki tüm bu olup bitenler arasında aynı zamanda sadece bir iki aylık ömrünüzün olduğunu biliyorsanız?...Sadece geride kalacak iki küçük çocuğunuz için ölüme direniyor ve hayatta kalmaya çalışıyor ama günden güne ölüme bir kez daha yaklaşıyorsanız?..

Kapitalizme ve yüzyıllardan beri çeşitli adlarla da olsa onun beyaz adam aracılığıyla uyguladığı tüm sömürü düzenlerine de bir kez daha isyan ediyorsunuz aslında..Filmde o zavallı Afrika'lıların ne şartlarda yaşadığını görüp,yaşadıkları günün dışında yarın kavramının koca bir soru işaretinden başka birşey ifade etmediğini görüyorsunuz..Gerçek hayatta farklı mı sanki? Barselona'da değil sadece Milano'da da,Paris 'te de sokaklarda yere serilmiş tezgahlarda sahte LV'lar,Gucci'ler, Prada'lar satarak günü kurtarmaya çalışmıyolar mı? Ki her polis baskınında tüm sermayelerini kaybedip sınırdışı edilme riskleriye beraber. Yüzyıllardır ellerinden sahip oldukları tüm zenginlikler, yeraltı ve yer üstü kaynakları türlü yollarla ellerinden alınmasa bu durumda olurlarmıydı? Ve o zavallı kaçak çalışan çinli işçileri yaşadığı dram..

Baykuşlar ölürken ağızlarından bir tüy çıkarmış biliyormuydunuz? Ben de bilmiyordum bu filmde öğrendim..

3 Şubat 2011 Perşembe

RENKLERİN SALSA'SI ...CARTAGENA /KOLOMBİYA







Düşüncesi bile ısıtır insanın içini ,Ocak ve Şubat'ın o keskin soğuk günlerinde kendini sıcak kumsallarda kristal kumun üzerinde düşünmek, Turkuvaz rengi denizin içinde yüzerken hayal etmek,  sürprizlerle dolu günlük akan yaşamın fotograf karelerine yansıyacak görüntülerin heyecanını hissetmek ve tabi ki yine o bilinmedik ve keşfedilecek lokal tatları henüz denemeden yutkunarak yaşamak.. İşte başlı başına bir motivasyon kaynağıdır benim için her Latin Amerika seyahatı öncesi zihnimde yaşanacakların provasını yapmak..

Genelde olduğu gibi yine bir ocak ayı sabahında (bazen de şubat) Iberia'nın 3763 sefer sayılı uçağı 17 ocak sabahı İstanbul -Madrid seferini yapmak üzere pistten tekerleklerini kestiğinde,.saatler sonrasının tropikal ikliminin öncüleri adeta tüm bedenimi ve ruhumu sarmaya başlamıştı.Madrid sonrası uzun bir Panama ucuşu ve akabinde kısa bir beklemeden sonra COPA Airlines'ın 45 dakikalık uçuşuyla Panama City'den Cartagena'ya varış..(Bu arada bu kadar COPA Airlines'ın bu kadar üst seviyede hizmet kalitesine sahip bir havayolu olduğunu bilmiyordum ,pırıl pırıl son model embraer tip uçaklar ve süper bir hizmet). Herneyse uçak Cartagena semalarında süzülmeye başladığında şehrin sadece ışıklardan oluşuyormuş gibi görünen görüntüsü davetkar bir hal almaya başlamıştı bile..Rafael Nunez Havaalanına iniş yapıp uçaktan terminal binasına geçerken sannki tropikal bir bahçede dolaşıyor gibiydim,Palmiyelerin ve rengarenk bitkilerin arasından geçtikten ve işlemler tamamlandıktan sonra şehirle olan ilk randevum için sabırsızlanmaya başlamıştım bile..

Tabi alana inip herkesi şort ve kısa kollularla gördükten sonra üzerimdeki eşofman ve sweatshirt'un bile fazla geldiğini yüzüme yapışan nem ve sıcakla birlikte anlamam fazla sürmedi. Ertesi sabahın bir an önce olması için ve enerji de depolamak amacıyla o gece erkenden yattım. Sabahla birlikte 10 günlük Cartagena maceram başlamıştı, tabi ilk hoş tesadüf kahvaltıda gerçekleşti ve otelin müdürü ile sohbet ederken tabi ki bir türk erkeğinin futbolsuz bir sohbeti de olamayacağı için bizim Pino'dan bahsetmeye başladım ve ne tesadüf ki Pino'nun babası ile otel müdürü arkadaş çıktı).

Artık şehri keşfetme zamanı gelmişti, keşiften önce kısa bir Cartagena özeti yapalım öncelikle, şehir 1533 'de Karaipler'deki Calamari bölgesinde bir İspanyol kolonisi olarak kurulmuş, Kolombiya'nın en kuzeyinde Karaiplere kıyısı olan ve yaklaşık bir milyonluk bir kent Cartagena. Çok uzun yıllar koloni kenti olmasının ve kıtanın iç bölgelerine geçiş imkanı veren bir liman kenti olmasının verdiği avantajla zenginleşmiş ve gelişmiş, fakat gerek Karaip korsanlarının  gerekse de İspanyol sömürgecilerin saldırılarına karşı şehrin zenginliğini korumak amacıyla yaklaşık 13-14 km yi uzunluğu bulan duvarlarla şehri çevirmişler (Las Murallas) .1821 de Simon Bolivar'ın uzun süren mücadelesi sonucu bağımsızlığını kazanan kent bugün UNESCO'nun koruma planında yer almakta .Neyse bu aydınlatıcı bilgi kimine sıkıcı gelebilir biz en iyisi başlıkta olduğu gibi neredyse doğadaki her rengin salsa yapmak için rekabet halinde olduğu bu koloniyel şehrin diğer güzelliklerinden ve ilginçliklerinden bahsedelim.

Önce şunu söylemekte yarar var Türk olmak ve bu toplum içinde bazı alışkanlıklarla büyümüş olmak bu tip ülkelerde inanılmaz avantajlar sağlıyabiliyor.En basit örneklerini trafikte, bir malı satın alırken veya almak istemediğinizde yaşıyorsunuz , Trafikte çok fazla dikkatli araba kullanan yok ,alandan otele giderken içinde bulunduğum taxı birkaç defa kaza tehlikesi atlatmasına rağmen şoförün hiç bişey olmamış gibi bi yandan cd den yayılan ki merengenin sesini açması bi yandan da cep telefonunda aradığı şeyi bulamamasına verdiği tepkiyi gülümsyerek seyrediyordum sadece, bir başka gün plaja giderken akan bi yolda yine benim bindiğim taxı yavaşladı hoop filan demeye kalmadan aynı şekilde içinde yolcu olan bir başka taxının şoförüyle sohbet ederek 20 km lik hızla bir süre devam etti tabi arkada biriken trafik ve çalan kornalara hiç aldırış etmeden. Bilmiyorum kaosa kaotik ortamlara karşı genlerimizde hem sevgi hem nefreti bir arada mı taşıyoruz ama ben seviyorum bu görüntüleri ve tabi İsviçre'nin ,Almanya'nın düzen manyağı ruhsuz trafiğine bin kere tercih ederim)).

Ve tabi ki insanlarrr, ben Kolombiyalıların bu kadar sıcak ve içten olduklarını bu kadar tahmin etmiyordum, şehirde hissedilen fakirliğe rağmen insanların genelinin neşeli ve güleryüzlü olması da keyif verici tabi,  inanın yardımcı olmak ve özellikle geçmişten bugüne üzerlerine yapışan kokain kaynağı ülke imajını silmek için inanılmaz çaba sarfediyorlar. Ayrıca alınan önlemler ve ciddi anlamda mücadele ile mafya yok denecek kadar azalmış ve kontrol altına alınmış, bulunduğum on gün içinde sadece bir kez biri yaklaşıp kokain istermisin diye sordu,onun dışında varlığını bile hissetmiyorsunuz. Bu arada şehrin oldukça da güvenli olduğundan bahsetmekten yarar var özellikle centro historico tarafı polis (resmi veya sivil) kaynıyor 24 saat problem yok.

İzmir'in kızları olur da Medellin'in olmaz mı??) İşte alın bir benzerlik daha ,ben bu kadar Avrupa'da dolaştım bir kez böyle bir örnek duymadım (siz duydunuz mu Bern'in kızları Lozan'a göre daha güzeldir veya Paris'in kızları Lyon'a göre daha güzeldir diye?) ama dedim ya bu toprakları keyifli yapan da bu örnekler işte..Bizde nasıl İzmir'in kızları en güzel kızlar olarak bilinir ve genelde güzel bir kız bi şekilde İzmir bağlantılı çıkarsa ,orada da bu Medellin için geçerli zaten kendileri de siz bişey demeden hemen bu konuyu açıyolar ,ikinci de Cali kenti, bugünlerde de bakın Hürriyet ve Sabah'ın arka sayfalarına Medellin ve Cali'deki Colombiatex moda haftası haberlerini göreceksiniz, kısaca geçmişin kokainbaz olarak görülen ve anılan bu iki şehir bugünün Latin güzellik tanrıçalarının kaynağı olarak görülüyor.

Vee bir benzerlik daha sokak satıcıları veya işportacılar diyelim , ama Kolombiya'da bu benzerliğin ötesinde abartı şeklinde diyebilirim, plajda güneşlenmeye başladığınız andan itibaren sanki arı kovanına sokulan çomak sonrası ( bu arada çomak nası bişey bilmiyorum ama ) ortaya çıkan arı sayısı kadar her saniye bir satıcının başınızda olduğunu, gözlükten saate, kolyeden şapkaya herşeyi satmaya çalıştığını ama istemediğinizi belli edince de ısrarcı olmadan ve rahatsız etmeden uzaklaşmaya başladığını görüyorsunuz.Bu örnekte de kuracağınız iletişimde Türk genleri işe yarıyor tabi)).

Cartegana'da günlük yaşamda günün her saati parklarda, sokaklarda ,meydanlarda sürekli gerek lokal gerekse de turistlerden oluşan insan topluluklarını gözlemlemek mümkün,lokal halkın ağırlığını afrika kökenli Kolombiyalıların torunları oluştuyor ama aynı zamanda mestizolar da oldukça fazla (melez) ,ama Kolombiya'nın diğer kentlerinden özellikle Medellin ve Cali'den gelen yerli turist kalabalıkları tabi dengeyi bir anda değiştiriyor.

Şehrin en önemli özelliği koloni döneminden kalan ve o şekilde restore edilen rengarenk evleri ve o muhteşem balkonları tabi ki, her renkte boyanmış evler , balkonlarından sarkan begonviller ve adını bilmediğim diğer çiçekleriyle kartpostal hissi veriyor sanki. Çok fazla müze vs gezmeyi seven biri değilim ama işkence ve denizcilik müzesi çok entersandı, filmlerde izlediğimiz karaip korsanlarının kullandığı savaş malzemelerini ve o dönemin keşif haritalarını yakından görmek  ne kadar heycan verici ve ilginç geldiyse , işkence müzesinde zamanında  afrikadan getirilen zavallı kölelerin uğradığı işkencelerin aletlerini gördüğümde ise o sömürgeci toplumlara bir kez daha kallavi bir küfür etmek olağan geldi. Ayrıca tabi o köleleri bir an önce hırıstiyanlaştırmak amacıyla o dönemden kalan çok sayıda kilise ve katedral de hala şehir de görkemli yapılarıyla dikkat çekiyor.

Yeme ,içme ,eğlence kısmı tabi herkesin belki de en çok merak ettiği konular..) Öncelikle deniz ürünlerini seviyorsanız mükemmel bir yer,özellikle karides sevenler için. Cartagena'da plajlarda seyyar mobil araçların içinde (bizdeki eski sokak dondurmacıları tarzı) cameron fructos olarak sattıkları bi şey var ki ben de hemen hemen hergün yedim çok lezzetli bir kokteyl , kokteyl derken taze karidesleri (söğüş olarak) bir orta boy veya büyük boy kağıt bardağın içine koyuyorlar üzerine çok ince doğranmış soğan ilave ediyorlar,sonrasında bol limon sıkıp en üstede ketçap ve mayanoz ilave ediyorlar,sonra da bunu yoğun bi şekilde kaşıkla karıştırıp satıyorlar, okuyunca tuhaf gelebilir ama muhteşem bi şey çıkıyor ortaya hatta yazarken bile yutkundum şu anda.)  .Yine çeşit çeşit balık var ama bir tanesi var ki ismini tam telaffuz edemedeğim rapodia sanırım file ve üzerinde muhteşem bir sos körili mörili ve tabi bilmediğim başka bi sürü şey , giden olursa kesinlikle tavsiye ederim (San Dieogo plaza Zebra Cafe). Bir başka keyif noktası da Plaza Fernandez de Madrid'deki Pizza en El Parque, hayatımda yediğim en lezzetli pizzalardan birini parkın hemen önündeki bu pizzacıda taburelerin üstünde yedim ,görüntü çok entersan sıra sıra dizilmiş on kadar yüksek tabure ve onun üzerine tepside gelen çıtır ince hamur pizzalar,bu arada tabureler de birbirine yakın olduğu için etrafınızdaki herkesle konuşmak kaynaşmak şansınız oluyor.

Gece hayatı ise inanılmaz renkli Cartegena'nın Las Amurellas içinde yani Centro Historico'da onlarca bar,disco ve lokal cafeler var., Tabi bunların en renklisi ve piyasası benim de sıkça gitmiş olduğum Tu Kandela bar (You Tube da görüntüleri var barın) Salsa,Merenge, Bachata ve diğer tüm Latin ve Karaip müziklerinin yanısıra ara ara güncel hit parçaları da çalan bir yer, gece oniki den sonra zaten iğne atsan yere düşmez hale geliyor ve DJ in bi anda Locca Locca'yı (Shakira) köklemesiyle hedonizm tavan yapıyor..Öte yandan Barbarilla, Babar ,Donde Fidel gibi yine cazip alternatifler de mevcut tabi ..

Bu şehri ziyaret etmek isteyenler için ilginç bir öneri de eğer süre yeterliyse ispanyolca ve salsa'nın kombine edildiği kurslar, ben ancak üç gün katılabildim sabahları 2 saat ispanyolca ve akşamları salsa dersleri ,çok keyifliydi her milletten insan var, ispanyolca dersini tabi çok soru sorabilmek için özel aldım.

Biraz da ilklerden bahsedelim , gittiğimin ikinci günü bir sokakta bir sandık üzerinde birkaç cep telefonu gördüm ve sandığın üzerinde de koca kartonda bir kelime ve rakam vardı, biraz merakla bakınca insanların kabloyla bağlı bu cep telefonlarıyla konuştuğunu ve konuşurken birbirini rahatsız etmemek için uzaklaştıklarını (tabi kablo müsade ettiği ölçüde)) gözlemledim, bu sistem şöyle işliyor eğer cep telefonundan birini arıyacaksanız ve cep telefonunuz yoksa veya benim gibi orada gezgin olarak bulunuyor ve kendi hattınızı kullanmadan birini aramak istiyorsanız aramanızı yapıp konuştuğunuz süre kadar ödemesini yapıyorsunuz,oldukça ekonomik bir yöntem hem de iletişim kurma ve cep telefonundan konuşma keyfini aynı anda veriyor)), bu tezgahın yanında yine küçük bir sandığın  üzerinde sanki kredi kartı pos makinesi benzeri bi aletin başında tezgah sahibi ile beraber bir başka mobil ticarethaneye rastladım onun da kısa bir araştırmadan sonra seyyar sayısal lotocu olduğunu öğrendim.). Bu arada Santa Domingo plaza daki Botero heykeli ve Gabriel Garcia Marquez'in evi de şehirdeki diğer kayda değer fotograf noktaları olarak göze çarpıyor.

Şimdi gelelim ilk paragrafta bahsetmiş olduğum kristal kumlar ve turkuvaz renkteki deniz görüntülerine. Cartagena 'da ki plajlarda deniz o kadar güzel değil kum da bir kaç yer hariç hafif çamurumsu , ama centro historico'nun 200 m ilerisinde sahilden kalkan lancha 'lar ( sürat motorları ) ve teknelerle karaip denizine doğru açıldığınızda o kartpostal görüntülere ulaşıyorsunuz. Lancha'lar la 1 saat normal teknelerle ise 2 saat mesafedeki Isla de Rosarios ve Baru Island bu görüntülere sahip adalar olarak göze çarpıyor. Isla de Rosarios 27 küçük adadan oluşuyor bazıları sadece bir kişiye ait ve üzerinde bir yazlık ev var, benim gittiğim Isla Pirata ise gerçekten çok keyif vericiydi, Baru Island'da ise Playa Blanca adında muhteşem bir plaj var fakat oldukça kalabalık oluyor.

Ve geldik yazımızın sonuna , her seyahette olduğu gibi yine valize attığımız bir Galatasaray formasını o ülkede en çok hakedene verme ve onu Galatasaraylı yapma geleneğini yine sürdürdüm ve Cartagena'lı Johnny bundan sonra hayatını sarı kırmızı renkelere aşık olarak geçirecek..

Koloniyel tarih, rengarenk bir yaşam, romun ve rumba ritmlerinin kollektif keyfi, karaiplerin sualtı zenginlikleri   ve hepsinden önemlisi bunların hepsi ekonomik bir paket içinde olsun diyorsanız buyrun Kolombiya'nın kuzeydeki incisi Cartagena'ya ...

3 Aralık 2010 Cuma

Birşey Kaldı Gecelerden Birinde Senden...

''Bir şey kaldı gecelerden birinde senden
 Öncesinde bilinmemiş bir şey''

Hangimiz de kalmıyor ki? Bayramda gördüm özellikle bu ilk iki satırına  takılıp kaldığım mezartaşını,  ne kadar da basit ,yalın ve yumuşak görünüyor okuduğunuzda hayatın en acı tokadıyla karşılaşma anı..

Mezartaşları hep ilgimi çeker gözüm takılır mezarlık ziyaretlerinde, geride kalanların duygularını, yaşadıklarını yansıtır kimi zaman aynen bu resimde olduğu gibi, baksanıza çiçeklerin güzelliğine tazeliğine belli ki çok sık ziyaret ediliyor belki de hergün , o papatyalar ,laleler acaba ellinci, yüzüncü veya beşyüzüncü ziyarette mi konuldu bulundukları yerlere? O papatyaların herbirine hangi özlemler, yaşanmamışlıklar , keşkeler eklendi acaba ? O Mermerin şıklığına, parlaklığına baktığında insan kabul edemiyor,yakıştıramıyor orada cansız bir bedenin yattığına  ,sanki bir sergide,galeride hissi veriyor adeta..

Belki onlarca yüzlerce ziyaret daha olacak, bi o kadar da farklı çiçekler olacak o mezarın etrafında, ,İbrahim anne babasının ölümsüz çiçeği olarak yaşıyacak ,insanın okurken yüreğine oturan cümlelerle vermişler  zaten  suyunu, güneşini,havasını o mezara da çiçeklere de sonsuz kadar solmaması için.

Ben de on sene tanışmıştım o silinmez sesle annemi kaybettiğimde,herşeyi bildiğini zanneden biri için nasıl da yepyeni bir şey olarak çıkmıştı karşıma bu acı, tarif et anlat desen susmak ve boş boş bakmaktan başka bir şey yapamamanın çaresizliğidir  belki de sadece anlatılacak olan..Yok ki karşılığı, bildiğin hiç bir kelime, kavram anlatamıyor hislerini o anda..

Ne garip yeni baba olan birine nasıl birşey babalık duygusu diye sorduğunuzda çok klasik cevaptır, ''anlatmak mümkün değil yaşamak lazım'' der gözleri ışıl ışıl taze baba...

Ölüm öyle mi ya,mümkün mü ne hissettiğinizi haykırmak, belirtmek için karşınızdakine '' anlatmak mümkün değil yaşamak lazım'' demek içinizi karanlıkta açık denizde giden bir gemi sessizliği kaplamışken. ''Yaşaman lazım'' bu iki kelime doğuma ne kadar yakışıyorsa ölüme ne kadar da itici geliyor di mi?

Aslında o bilinmeyen, tarifsiz şey hep kalıyor yaşıyor sizle birlikte, bazen kulağınızda canım oğlum şeklinde bir fısıltı, bazen sizin için dökülen bir çift gözyaşı, bazen mutfakta koşuşturan bir gölge, bazen de kan kusarken kana kana içilen kızılcık şerbeti şeklinde..

Ama yine öncesinde hiç tanışmadığınız, bilmediğiniz bir istekle o gecelerden kalan bir sesin sonsuz dek size eşlik etmesini , hiç susmamasını istiyorsunuz..

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kurgunun Gerçeğinden Daha Hakikat Olduğu İlişkiler

Çok karışık gibi görünen bu başlık aslında etrafımızda gördüğümüz birçok ilişkinin mottosu olmaya ne kadar da yakışıyor..

Bu ilişkilerin içindeki biçilen rollere soyunan kadını ,erkeği nasıl da kandırıyor kendini ve diğerlerini oscara aday performanslarıyla , kendileri olmadıklarını bildikleri halde sadece çemberin dışında kalmamak için nasıl da tüm fiillerin mış gibi ve muş gibi hallerini  sergiliyorlar..Yalnızlığın ,özgürlüğün keyfini çıkarmak nasıl da bir korku filmi efekti yaratıyor kafalarında hep..

Genelde yemeğe gittiğimiz yerlerde rastlarız onlara ,düşünce balonlarında birini bulsamda kurtulsam şu karşımdakinden senaryosu içinde ya sessizliklerini  ya da tükenmiş dialoglarını  tabaklarında kalan lokmaları çatalla oyanayarak veya sağa sola bakarak bertaraf etmeye çalışırlar, ama cesaret edemezler hiç bir zaman yeter be diyerek mekandan hızla uzaklaşmaya veya ben bu değilim itirafını yapmaya..

Genelde saatin alarmını kurar gibi yaşarlar ilişkilerini bu gruptakiler, formatlanmış ilişki çerçevesinde bir sonraki adım bellidir hep onlar için, hep cici çocuk hep cici kızı oynarlar, hep bi sorumluluk vardır o ilişkinin içinde ,çevreye karşı ,aileye karşı ,topluma karşı , mutsuzluk manifestosu başucu kitabıdır adeta..Bağıra bağıra küfür etmenin, edepsiz dialogların hayatlarında hiç yeri yoktur , İlişkilerin beyaz yaka çocuklarıdır onlar...

Keşkelerin en güzel halleriyle kullanıldığı ilişkiler öylemidir halbuki, keşke ama keşke şu an yanımda olsa diyerek yanınızda olması için yaptığınız sahici eylemlerinizdir yaşadığınızı gerçek kılan..Mesafeler tanımadan bir alo sesi için tüm şartları zorladığınız anlardır hissettiklerinizi anlamlı kılan..

Dumanı hep tüten heyecanlar ilişkinin aort damarlarıdır , ayrıldıktan sonra bile gözünüzün önüne gelen ve içinizi üşüten bir gülümsemedir hayatınızda keyif katan, hep ararız o heyecanları ,geçmişe zaman zaman saplantılı bir şekilde bağlanıp kalmanın emarelerdir aslında bunlar..Bazen yeni yüzler geldiğinde karşınıza aslında eskiyi daha çok aradığınız olmaz mı sizinde? Ya da sadece aklınıza gelen o ışıltılı parıldayan gözler , içten olduğunu dibine kadar bildiğiniz sevgi dolu bakışlar için bir amok koşucusu şuursuzluğu ile davranmaz mısınız? 

Ya özgür kalmak, ya da gerçek olmak, denklem bu kadar basit aslında..

28 Kasım 2010 Pazar

Sukutun Altın Olduğu Zamanlar...

Bazen aşklar sessizlikle devam eder , her iki tarafta aşkını devam ettirmek için  içine atar her şeyi..
Öyle bir süreçten geçiyoruz sevgimiz sonsuza dek olduğu için, kızsakta sinirlensekte başka GALATASARAY yok bunu biliyoruz , bu da gelir geçer diyoruz, daha önce 14 sene şampiyon olamadan geçtiği gibi, sözcükler sözlük anlamını yitiriyor böyle zamanlarda , öyleyse sukuttur bize yakışan şu anda ....iyi günde kötü günde hep seninle...bu değil mi zaten gerçek aşkın anlamı?

19 Kasım 2010 Cuma

Küçük Sandallar Sergisi








Ildırı

Alaçatı'dan direksiyonu Paşalimanı'na doğru kırdıktan 15 km sonra kucaklıyor sizi Ildırı'nın güneş ışıklarının gölge oyunları yaptığı denizinin üzerindeki domino taşları gibi sağa sola dağılmış rengarenk sandalları..

Sanki herkes balıkçılıkla uğraşıyormuş gibi bir hava var her yerde, nereye baksanız ya balık lokantası , ya  kafasında eksik etmediği beresi ve ağzında sigarasıyla ağ atan balıkçılar,ya da su ürünleri kooperatifi.. Ama meydandaki kahvede yanyana dizilmiş sandalyelerde caddeye sabit  bakarak çayını içenleri görünce de slow citta kategorsinde Seferihisar'a rakip geliyo galiba diye düşünmeden edemiyor insan..

Ama ben balık istemiyorum derseniz buyrun Turkuvaz cafe'ye, meydana inmeden sol tarafta tepenin başında muhteşem manzarasıyla buyur ediyor insanı içeriye.Hiç menüyle filan uğraşmayın doğrudan patatesli  kaşarlı gözlemenizi sipariş edip çayınızı da yudumlamaya başladınızmı eski yunan 'da veya batı roma imparatorluğundaki hedonist anlardan birinde hissedebilirsiniz kendinizi..

Gelince bu taraflara kırın siz de direksiyonu pişman olmazsınız...

18 Kasım 2010 Perşembe

Kalbim Sonsuza Kadar Senin Olsun

Seven Pounds

Uzun zamandır birine aşık olmamışsınız birine kalbinizi vermek istiyorsunuz, onun da aynı zamanda kalbini size vermesini istiyorsunuz...Veriyor da ama mecazi anlamda değil gerçek anlamda..Ne kadar yaşayacağınız belli değil belki bir hafta belki bir ay ama aşık oldunuz kalan süreye aldırmadan hayatınızın ne kadar değiştiğini görüyorsunuz, her saniyenin önceki yaşamınızın her yılına bedel olduğunu hissediyorsunuz,hatta  hayatınızı değiştiren insanın da hayatı değişsin diye kendinize bile itiraf etmekten korktuğunuz bir gerçeklik içindesiniz ve değişiyor o insanın da hayatı hem de sonsuz dek....

Aşkın,iyiliğin,şefkatin doruk yaptığı , suçluluk duygusunun bir insanın hayatının rotasını nasıl yörüngesinden çıkarttığına göz pınarlarınızdan süzülen yaşlarla tanıklık edebileceğiniz bir film Seven Puounds..

Sevginin sınırlarının ne olabileceğini , başka yaşamları mutlu sona ulaştırmanın kendi yaşamınızdan  ne kadar daha  değerli olabileceğini ve fedakarlık sınırlarının bazen mutluluk bazen de hüzünle nasıl aşılabileceğini  ve bu kadar da olmaz dediğiniz anda bu kadar da olurun gerçeğe dönüştüğünü göreceğiniz bir film Seven Pounds...

Ne tuhaf böyle filmler seyredince veya gazetede benzer bir habere rastlayınca bu duyguları hatırlıyor ve şaşırıyor insan, hep mi böyleydik yoksa değişen dünya mı bizi böyle yaptı? Daha acısı biz böyle olmaması için ne yaptık acaba?

At sineklerinin verdiği rahatsızlık gibi herkesin zaman zaman kendi hayatını sorgulayarak kendine rahatsızlık vermesi gerekiyor belki de...

Neyse filmi seyredin kendiniz karar verin......

14 Kasım 2010 Pazar

Şimdi Bize Kaybolan Yıllarımızı Verseler...

Kaybolan üç yıl önemli mi ,önemli tabi ki Türkiye'nin futboldaki  en büyük markası olacaksınız,dünya sizi tanıyacak ama üç senedir ne ligde ne Avrupa'da varsınız,her takım zaman zaman böyle düşüşe geçer , daha önce 14 sene şampiyon olmadan da hayat devam etti, Inter çok uzun seneler şampiyon olamadı ama son 4 senedir şampiyonluğa abone.Bunların hepsine okey demek her ne kadar içimizi acıtsa da yine de kabul ama bir tek şeyi kabul etmek mümkün değil. GALATASARAY 'ın büyüklüğünü ,ismini taşıyamayacak o insanların bu formaya ,bu kulübe hizmet etmesi.

Taraftar gerçekten üç senedir ciddi sabır gösteriyor hep daha iyi olacak diye artık bugün patladı ASY'de, aslında bu maçın analizi için farklı bir yazı yazmıştım ama ikinci golle birlikte yırtıp attım. Kabul edemiyorum bugünkü  gibi sahadaki o mücadeleyi, kabul edemiyorum o Avrupayı titreten  takımın bugün adı sanı duyulmayan köy takımlarına elenmesini ... Gitsin bu takımdan Misimoviç,Elano gibi ruhsuzlar, Insua, Ali Turan, gibi beceriksizler ..

Tek isteğimiz var o da 2000 ruhunun geri gelmesi....

8 Kasım 2010 Pazartesi

Alem Buysa Kral Sensin..

Yıl 1996 ya da 1997 filandı sanırım, Galatasaray'ın arka arkaya gelen şampiyonlukları ve Avrupa'da aldığı başarılı sonuçlarla birlikte Mahsun Kırmızıgül başlıktaki bu şarkıyla sürekli olarak Kral TV'de görünüyor hatta şarkısı maçlarda tezahürat olarak söyleniyordu. Diyarbakır'dan çıkan saf Doğu delikanlısı ,üzerinde çizgili takım elbisesi, fönlü saçları ve yanık bir sevda hasreti katılmış sesiyle bir anda meşhur olmuştu.

Yıl 2010 Mahsun'un en son filmi 5 Kasım itibarıyla vizyona girdi.Geçen 6 aylık dönemde gittiğim birçok filmde fragmanına rastladığım New York'ta 5 Minare sezonun merakla beklediğim filmlerinden biriydi.Cumartesi günü seyrettikten sonra bir kez daha takdir ettim Mahsun'u. aynen Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm'de ettiğim gibi...

İlk filminde seyredenleri hıçkırıklara boğmuştu, Güneşi Gördüm 'de ise o muhteşem senaryo ve  heyecanı bir an düşmeyen sahneleriye nefes kesti, son filminde de her ne kadar eleştirilse bile doğru mesajları yüksek prodüksiyon kalitesi ve zaman zaman izleyiciyi içine alan belgesel tadındaki görüntüleriyle ustalığını perçinledi.

Ne yazık ki filmden çıkarken hala bazı insanlar hala herif kıro mıro ama güzel film yapıyo diyolardı , Allaahım bu nasıl bir övgü cimriliği ve önyargı bombardmanıdır.Neden Türk insanı bu kadar kalıplardan oluşan kapkalın camlarla bakar ve güzellikleri görmez de hep bi kusur arar? Ayrıca neye göre kıro? Adam zaten ne geldiği yeri inkar ediyor ne de kendini farklı göstermeye çalışıyor, aksine yıllar içinde kendine yatırım yapa yapa inanılmaz bir gelişim gösteriyor ve bugün yaptığı filmleri yurt dışına satılıyor festivaller de gösteriliyor.

Kişiliğine, yaşamına baktığımızda da ne kimseyle ters düşmüş, ne  başkalarının ekmeğiyle oynamış, ne de sansasyon peşinde koşmuş , sadece ve sadece işine odaklanmış tüm birikimlerini belki de riske sokarak bu filmlere yatırmış, ve o Kral TV görüntülerinden Maldivler'de dalışa giden birisine dönüşmüş , özel hayatında da doğru dürüst ilişkiler yaşamış...

Filmin senaryosu Güneşi Gördüm kadar kuvvetli olmasa da muhteşem çekimler özellikle zikir sahnesi bence çok etkileyiciydi. İnsan da o an filmin içinde olma isteği uyandıran İstanbul ve New York manzaraları ve bence filmi duygusal bir finale bağlayan sürpriz sayılabilecek son filmin diğer artılarıydı.Ama Haluk Bilginer'in muhteşem performansını atlamamak lazım sanki karşınızda günlük hayatta biri varmış ve siz de bişeyler söylemek istiyorsunuz gibi katıyor o tüm konuşmaların içine..

Devam Mahsun devam dördüncü filmin için de arayı fazla açmadan devam..Kim ne derse desin sen yoluna bak ''Alem buysa kral sensin''

7 Kasım 2010 Pazar

Kaf Dağı Müsade Ederse...

Bu akşamki maçın ardından şampiyonluktan bahsedebilmek çok daha fazla zorlaştı, kısacası Kaf Dağı'nın ardındaki umut için o dağ nasıl aşılacak ben de merak ediyorum.

Maç içindeki iki pozisyon aslında bu akşamın kaderini değiştirdiğini söyleyebiliriz. İlki Servet'in rahat ve kolay olanı yapmak varken  anlamsız bir özgüvenle yeteneklerine ters bir harekete kalkışması, ikincisi de inanılmaz yerlerden sürpriz vuruşlar çıkaran Pino'nun bir anlık zamanlama hatası sonucu ortaya çıkan ıskası. 

Galatasaray bu akşam kötü mü oynadı? Hayır, Peki iyi mi oynadı ? Ona da Hayır. Oyun aslında aynen Fener maçındaki gibi orta sahanın rakibe olan baskısı ve oyunu domine etmesi ile başladı ve bir süre de başarılı bir şekilde devam etti.Ama maalesef orta sahada rakipten kapılan topların hücüma doğru bir şekilde taşınamaması ve bunun sonucunda da kaleci antremanı şeklinde yapılan ortalar dışında hücümda tehlikeli olabilecek aksiyonlar geliştirilememesi zaten golün sadece duran toplar veya bir karambolden ancak gelebileceği mesajını verdi.

Misimoviç yine ruh gibiydi maça hiç bir katkısı yoktu, Elano  ise idare eden bir şekilde maç bitse de gitsek havasındaydı, orta sahada da Ayhan dışında Cana ve Sarp'ın ancak kesicilik ve oyun bozma yönlerinin ön plana çıkması ve hücuma sadece Ayhan'ın katkıda bulunmaya çalışması kısır oyunun sebeplerinden bazılarıydı .

Sonuç olarak bu sene Hagi'nin sistemini oturtma senesi olarak geçecek gibi görünüyor ama yapılan transferlerdeki hatalar devam ederse gelecek sene de kayıp hanesine yazılabilir, umarım gereken dersler çıkarılmıştır

3 Kasım 2010 Çarşamba

Sonbahar'da Alaçatı ve Ala Otel

Yaz boyunca arnavut kaldırımı sokakları topuk seslerine alışkın olan Alaçatı sokakları Ekim sonunda sessizliğinin keyfini sürüyor... İnsanın içini ısıtan ve aynı zamanda tembelliğe motive eden güneş ışıkları kahvaltımızı yaparken, adeta hiç gitmeyin hep burada kalın diye baştan çıkartıyordu...


Bu provake edici fikirle sanki hipnotize olmuş gibi masadaki kahvaltılıkları bir yandan süzüyor hatta reytingliyorum, sıcak simit, ezine peyniri ve tavşan kanı çaydan oluşan trio başlı başına seratonin pompalarken uzaktan bastonunun desteği ile yürümeye çalışan ve ismini sonradan öğrendiğimiz Saniye Teyze'nin söylene söylene bize yaklaştığını gördüm. Her ne kadar kendi 60 yaşında olduğunu iddia etse de 80 den aşağı olmadığı her halinden belli olan Saniye Teyze, hayatının kısa bir özetini yapıp yanlızlığından yakındıktan sonra, elindeki ekmek torbası ile söylene söylene yoluna devam etti.


Bu tip tatillerin en güzel taraflarından biri yaptığınız her planın yine tembellik üzerine oluyor olması aslında... O muhteşem kahvaltı sonrası hadi şimdi de gidip İmren'de sakızlı kahve ile devam edelim gibi mesela...


Sonbahar'da Alaçatı'nın geceleri de tabi yazın curcunası ile karşılaştırıldığında sanki yaşamın medcezir yansıması gibi, o kalabalıkları okyanusun suları gibi düşünürsek çekilme sonrası ortada kalanlar tüm detayları ile gözünüze çarpıyor... Tek tük açık restoranlar, sokak kahvesinde maç seyreden yerel halk (ki Galatasaray-Antalyaspor maçını biz de orada seyrettik), her beldenin tapusuz sahipleri olan sokak kedi ve köpekleri ve az da olsa bu kısa tatili fırsat bilip gelenlerin yoğunlaştığı 15 Eylül ve Nars'ın şarap peynir kombinasyonlu masaları...


Daha önce keşfetmediğim Alaçatı'nın renkli pazarı ise bu tatilin bonusu oldu aslında. Tezgahların o albenili görüntüleri ve o tezgahların adeta tiyatro sahnesinde kendilerine verilen rolleri oynuyormuşcasına rahat ve sıcakkanlı sahipleri gezmek için girdiğimiz pazar meydanını alışveriş festivaline çeviriyor bir anda.


Alaçatı'nın sonbaharında geçen ve iz bırakan bu iki günün başrolünde ise Alaçatı'nın en yeni, en cool ve davetkar oteli Ala Otel vardı. 2010 yazının Haziran sonuna doğru açılan otel, kalanlara butik otelde konaklamanın keyfini sonuna kadar yaşatıyor. Mimarisine yansıyan tasarım zevki, otelin çeşitli yerlerinde karşınıza çıkan ve belirli bir gustoyu barındıran egzotik objeler (bu objelerin Uzakdoğu'nun neredeyse tamamının taranarak getirildiğini belirtmeden geçemeyeceğim) ve tüm personelin güler yüzlü hizmetten taviz vermeyen görüntüsü, içinizi ''iyi ki burdayım!'' hissiyle dolu bir huzura bırakıyor.


Dönüş saati yaklaştıkça öğlen güneşi sıcaklığını artırıyor, inatla biraz daha kalmamız için meydan okuyordu...








                                     
                                          

















1 Kasım 2010 Pazartesi

Biraz Daha Sabır..

Fener maçındaki mücadeleci futbol sonrası  aslında bu haftasonu Antalya karşısında takımın ne yapacağını, nasıl bir futbol sergileyeceğini hepimiz merakla bekliyorduk.

Öncelikle birşeyin altını dikkatlice çizmek lazım. Arda,Baros,Kewell,Elano ve Ayhan..Galatasaray'ın ideal 11 inde en az dördünün olduğunu düşünürsek (hatta ufak bir taktik değişiklikle beşi bile olabilir) takımın ciddi anlamda aslarından yoksun bir şekilde sahada mücadele ettiğini görmemiz lazım. Dolayısıyla yapılacak eleştirilerde bu tolerans payını atlamamak lazım. Gerek geçen haftaki oynanan oyunu düşündüğümüzde gerekse de pazar günü ASY'de ki oyun kurgusunu analiz ettiğimizde Hagi'nin yeni Galatasaray'ının Inter yolunda olduğunu hissediyorum.

Aynı savunma düzeni, orta sahadaki Cambiasso ve Stankoviç'li baskılı ,sert ve forvete destek veren oyun dizilişini uygulamaya çalışan  Ayhan,Sarp ve Cana'lı rakibe top yaptırmayan baskı ve özellikle Maicon'lu kanat bindirmelerini  anımsatan Sabri'li hücum varyasyonlarını  içinde barındıran bir taktik anlayış yeni Galatasaray'ın yüzü olacaktır diye düşünüyorum. 

Tabi ki yine yenen gol sonrası oluşan kısa süreli panik ve kalemizde gelişen tehlikeli akınlar yüreğimizi ağzımıza getirdi ,ama defansın eskiye göre ne yaptığını bilen ve diri görüntüsü, savrukluktan uzak oyuna katkıda bulunma isteği (özellikle burada Servet'e ayrı bir parantez açmak lazım) ilerisi için daha da ümit veriyor.

Kasım sonundan itibaren de ideal onbire kavuşacağımızı düşününce ümitlerimiz artıyor, tabi bu arada umarım başka ciddi bir sakatlık yaşamayız. Aralık başında Ufuk,Sabri,Servet,Neill,H.Balta, Ayhan, Cana ,Arda,Baroş,Elano ve Pino onbiri ile sahada olacağımızı tahmin ediyorum, özellikle bu onbir de Arda'nın forvet arkası ve orta sahadaki Ayhan ,Cana ikilisinin önünde serbest oynayacağını düşünürsek bu sezon yaşadığımız gol kısırlığının da biteceğini düşünüyorum. Tabi en önemlisi Arda'nın bedenen oldukça sağlam dönmesi ve zihnen moralinin de yüksek olması . Kanatlarda zaman zaman Elano ve Pino'nun yerine Kewell düşünülecektir maçın taktiğine göre , ama özellikle Elano'nun genelde ikinci yarının ortalarına doğru yorulduğunu düşünürsek sık sık bu ikilinin yer değiştireceğini göreceğiz büyük ihtimalle. Pino eğer bu yakaladığı formu ve istikrarı sürdürürse kimsenin beklemediği şekilde takımın itici gücü olur bu sene.

Son olarak taraftarın da kendini bulması ve Hagi ile arasındaki sevgi bağının da etkisiyle Seyrantepe'de ikinci yarı bambaşka bir Galatasaray seyredeceğiz gibi görünüyor. Tabi öncesinde önümüzdeki zorlu Trabzon deplasmanı ve Kayseri maçlarını kayıpsız geçmemiz hem yukarılara tırmanmak hem de moral motivasyonunun üst seviyeye ulaşması açısından şart görünüyor..

Bu Nasıl Erkeklik?

Üç Ayrı Utandıran Örnek

Masanın üzerindeki saatini ve telefonunu aldı diye dava açmış Buket Saygı'nın sevgilisi.. Olayın olduğu gün şiddetli tartışma yaşayan ve tartışmanın sonrasında da bu suçlama ve mahkeme celbi ile karşılaştığında içi nasıl acır acaba bir kadının?

Aslında yukarıdaki iki cümlelik paragrafı bile okuyunca olayın nasıl geliştiği konusunda tahmin yürütebilir insan. Bir şeyler paylaştığı ,evini açtığı birisine karşı nasıl böyle bir suçlama yapabilir ve mahkeme de nasıl  bakabilir bir erkek o gururu kırık kadının yüzüne..

Hiç mi bir kadının kızgınlık dakikalarına rastlamamış bugüne kadar, hiç mi bir kadının çaresizlik içindeyken tamamen yaşadığı  zihnini,ruhunu donduran yoğun duyguların etkisiyle öfkesini bastıramamasına tanıklık etmemiş, bu kadar mı kolay savunmasız bir kadının tartışma veya kavga sonucu sadece o anki zarar verme isteğiyle şuursuzca yaptığı harekete karşılık gururuyla oynamak?..

Bırak geçsin öfkesi ,bırak durulsun o deli dolu dakikalar , zaten döktükçe gözyaşlarını derinden derinden elinde o saat ve telefon varken çıkarsın hırsını onları sıktıkça sıkarak ,onlarla bir davası yoktur sen le dir onun derdi,çözemezse de getirir geriye ,getirmezse de unut gitsin ,daha mı değerli onun yaşadığı her yerini kemiren ona bunu yaptıran travmadan...

Haklıyı haksızı konuşmuyoruz aslında bu olayda ,sonuna kadar haklıda olabilir haksız da tartıştkları kavga ettikleri konu neyse, Utandıran  sadece bir kadının gururunun gözyaşları dinmeden karşılaştığı hırsızlık suçlamayla yıkılan gururudur...

Bir başka örnek te aslında aylar önce basına düşen ama geçtiğimiz günlerde davanın sonuçlanmasıyla tekrar gündeme gelen sperm hırsızlığı konusu. Dava sonuçlanmış DNA sonuçları %99 çocuğun babası o erkekçik'in olduğunu kanıtlıyor ama hala ve hala kadını sperm hırsızlığı ile suçluyor utanmadan..ister dramatik diyin ister sözün bittiği yer diye tanımlayın..Bunu yapan kişi ayrıca bir Doktor !!

O bahsettiği hırsızlık gerçekleşene kadar gönderilen çiçeklerin, alınan hediyelerin ,yapılan kurların belki haddi hesabı yoktur, ne taklalar atılır ,ne şaklabanlıklar yapılır suça itmek için karşısındakini!! Çok merak ediyorum avukatı nasıl bir savunma hazırlayacak ,mahkemede nasıl savunacak mağdur! müvekkilini? Hangi şifreyi buldu da kasayı açtı ve bu soygun gerçekleşti? Vardır elbet bir izahı kafasında...

Koyun o kadının yerine kendinizi, hayatla ilgili yaptığınız planları ve zorlayın bakalım bilinen bütün hukuksal yolları , ne diyecek ''Hakim bey ben çalmadım masumum'' ,  bu utandıran cümlemidir beklediği mağdur zavallı Doktorun!!!?...

Son örneğimiz de en günceli , Gaziosmanpaşa'da bir hastahane de geçiyor, Psikoloji ünitesinin başındaki işe henüz bir iki  ay önce başlayan  doktor hanım ekibiyle birimdeki işleyiş ve yapılacak işlerle ilgili toplantı yaparken odanın kapısı açılıyor aniden içeri biri giriyor. Doğal olarak ta birim başkanı ''toplantıdayız kime bakmıştınız'' diye soruyor, Sonrası peki?? İnsanın dili varmıyor bir erkek olarak sonrasından bahsetmeye , daha doğrusu utanıyorum yazarken , gazete de yara bere içinde ağzı burnu kırılmış halde gördüğümde de yaşadım aynı utancı doktor hanımdan erkeklik adına...

Hastahanenin patronu olan kişi sırf kendisini tanımadı diye, sen benim kim olduğumu nasıl bilmezsin diye yapıyor bu vahşeti, zavallı savunmasız sadece işini doğru yapmaya çalışan birisini şişkin egosuna mahçup olmamak için tanınmaz hale getiriyor attığı yumruk ve tekmelerle , hem de herkesin içinde utanmadan..Hangi eksikliğini kapamaya çalışmakta acaba bunu yaparken, yaşadığı onlarca mahcubiyetin intikamı mıydı o darbeler tüm kadınlardan??

Üçünüz de utanç vericisiniz başka da söze gerek yok..... 

26 Ekim 2010 Salı

BUENOS AIRES

İstanbul'un dünyanın en güzel şehri olduğunu tüm tecrübelerime dayanarak söyliyebilirim, başka da bir yerde hayatımın tamamını geçirmek istemeyeceğimi de biliyorum. Ama hayatında bir iki seneni nerede geçirmek istersin diye sorsalar adres bellidir benim için  BUENOS AIRES...

İnsan Akdeniz'in bir parçası olunca (Fransa hariç) hem iklim hem de ilişkiler anlamında sıcaklık, insani duygular,paylaşım ve aile gibi değerler ön plana çıkıyor yaşamak istediği yerde de, işte bunların hepsini bir arada gökyüzünün renklerini bayrağında olduğu kadar yaşamın içinde de barındıran Güney Amerika'nın maço delikanlısı  Arjantin'in başkenti  Capital Federal ya da bilinen adıyla Buenos Aires'tir tasvir edilen..

BS aynı zamanda modern sanatın, bohem yaşamın, reklamcılığın, tutku ve dansın, gece 12 'den sonra ender olarak bir şehre yakışan ve hareketlendiren enerjinin, grafitinin, insanı kendinden geçiren et ve şarap kombinasyonunun , insanın nutkunun tutulmasına sebep olan içindeki latin ruhunun dışındaki güzelliğine bu kadar mı yansır dedirten kadınların, dünyanın en büyük derbisinin , ruhu ve bedeni medite eden yeşile doyuran parkların ve sürprizlerin de merkezidir aslında..

Otobüste hamileye ,yaşlıya kalkıp yer verenleri (eskiden bizde de öyleydi artık herkes kafasını dışarı çeviriyor kendi utancından kaçmak için) aradığınız adresi size göstermek için kendi ineceği yere üç durak olmasına rağmen sizle beraber inen insanların da merkezidir aynı zamanda.






Güzeldir Boca'nın sokaklarında renk cümbüşünü seyrederek tüm günü aylak aylak dolaşarak geçirmek,gramafondan gelen tango ritminde gösteri yapanları seyretmek, güzeldir goucho dans show'larını o muhteşem etler ağzınızda  mendoza şaraplarıyle  yumuşarken seyretmek, şaşırtır insanı Recoletta'daki müze kıvamındaki her biri sanat eseri olan  mezarların arasında dolaşmak, insanı şarj eder Soho Palermo'daki 24 saat akan enerji ve onlarca cafe ve restaurantlar, keyiflidir San Thelmo'daki pazar günü kurulan sokak pazarı ve kendine ait kimselerle paylaşmak istemediği kalabalığı , meraklandırır her bindiğin taksinin sürücüsüne Boca Juniors'u mu yoksa River Plate'i mi tutuyorsun diye sormak, aşk sarhoşluğu gibidir hissettiğin dulce del lecce 'li dondurmayı yemek ve sonrasındaki birkaç dakika, kısacası esir alır sizi Buenos Aires her yönüyle ,ruhunuza ,zihninize ,bedeninize küçük post-it ler yapıştırır adeta tekrar tekrar gel diye...

Ve veda zamanı uçağınız Arpt.Jorge Newberry havaalanından kalkışa hazırlanırken artık arkanızdan el sallamaya başlamıştır koca şehir tüm güzelliğiyle.......