Üç Ayrı Utandıran Örnek
Masanın üzerindeki saatini ve telefonunu aldı diye dava açmış Buket Saygı'nın sevgilisi.. Olayın olduğu gün şiddetli tartışma yaşayan ve tartışmanın sonrasında da bu suçlama ve mahkeme celbi ile karşılaştığında içi nasıl acır acaba bir kadının?
Aslında yukarıdaki iki cümlelik paragrafı bile okuyunca olayın nasıl geliştiği konusunda tahmin yürütebilir insan. Bir şeyler paylaştığı ,evini açtığı birisine karşı nasıl böyle bir suçlama yapabilir ve mahkeme de nasıl bakabilir bir erkek o gururu kırık kadının yüzüne..
Hiç mi bir kadının kızgınlık dakikalarına rastlamamış bugüne kadar, hiç mi bir kadının çaresizlik içindeyken tamamen yaşadığı zihnini,ruhunu donduran yoğun duyguların etkisiyle öfkesini bastıramamasına tanıklık etmemiş, bu kadar mı kolay savunmasız bir kadının tartışma veya kavga sonucu sadece o anki zarar verme isteğiyle şuursuzca yaptığı harekete karşılık gururuyla oynamak?..
Bırak geçsin öfkesi ,bırak durulsun o deli dolu dakikalar , zaten döktükçe gözyaşlarını derinden derinden elinde o saat ve telefon varken çıkarsın hırsını onları sıktıkça sıkarak ,onlarla bir davası yoktur sen le dir onun derdi,çözemezse de getirir geriye ,getirmezse de unut gitsin ,daha mı değerli onun yaşadığı her yerini kemiren ona bunu yaptıran travmadan...
Haklıyı haksızı konuşmuyoruz aslında bu olayda ,sonuna kadar haklıda olabilir haksız da tartıştkları kavga ettikleri konu neyse, Utandıran sadece bir kadının gururunun gözyaşları dinmeden karşılaştığı hırsızlık suçlamayla yıkılan gururudur...
Bir başka örnek te aslında aylar önce basına düşen ama geçtiğimiz günlerde davanın sonuçlanmasıyla tekrar gündeme gelen sperm hırsızlığı konusu. Dava sonuçlanmış DNA sonuçları %99 çocuğun babası o erkekçik'in olduğunu kanıtlıyor ama hala ve hala kadını sperm hırsızlığı ile suçluyor utanmadan..ister dramatik diyin ister sözün bittiği yer diye tanımlayın..Bunu yapan kişi ayrıca bir Doktor !!
O bahsettiği hırsızlık gerçekleşene kadar gönderilen çiçeklerin, alınan hediyelerin ,yapılan kurların belki haddi hesabı yoktur, ne taklalar atılır ,ne şaklabanlıklar yapılır suça itmek için karşısındakini!! Çok merak ediyorum avukatı nasıl bir savunma hazırlayacak ,mahkemede nasıl savunacak mağdur! müvekkilini? Hangi şifreyi buldu da kasayı açtı ve bu soygun gerçekleşti? Vardır elbet bir izahı kafasında...
Koyun o kadının yerine kendinizi, hayatla ilgili yaptığınız planları ve zorlayın bakalım bilinen bütün hukuksal yolları , ne diyecek ''Hakim bey ben çalmadım masumum'' , bu utandıran cümlemidir beklediği mağdur zavallı Doktorun!!!?...
Son örneğimiz de en günceli , Gaziosmanpaşa'da bir hastahane de geçiyor, Psikoloji ünitesinin başındaki işe henüz bir iki ay önce başlayan doktor hanım ekibiyle birimdeki işleyiş ve yapılacak işlerle ilgili toplantı yaparken odanın kapısı açılıyor aniden içeri biri giriyor. Doğal olarak ta birim başkanı ''toplantıdayız kime bakmıştınız'' diye soruyor, Sonrası peki?? İnsanın dili varmıyor bir erkek olarak sonrasından bahsetmeye , daha doğrusu utanıyorum yazarken , gazete de yara bere içinde ağzı burnu kırılmış halde gördüğümde de yaşadım aynı utancı doktor hanımdan erkeklik adına...
Hastahanenin patronu olan kişi sırf kendisini tanımadı diye, sen benim kim olduğumu nasıl bilmezsin diye yapıyor bu vahşeti, zavallı savunmasız sadece işini doğru yapmaya çalışan birisini şişkin egosuna mahçup olmamak için tanınmaz hale getiriyor attığı yumruk ve tekmelerle , hem de herkesin içinde utanmadan..Hangi eksikliğini kapamaya çalışmakta acaba bunu yaparken, yaşadığı onlarca mahcubiyetin intikamı mıydı o darbeler tüm kadınlardan??
Üçünüz de utanç vericisiniz başka da söze gerek yok.....
İtirazım Var.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İtirazım Var.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Kasım 2010 Pazartesi
25 Ekim 2010 Pazartesi
ARKADAŞ...
Melike Demirağ'ın Arkadaş şarkısı ne kadar da içten ve sıcaktır. Elinizdeki bir elmayı, cebinizdeki parayı, peyniri sıcak ekmeğe katık edip paylaştığınız arkadaşlıkları hatırlatır aslında dinlerken..İçi boş olmayan ,samimi, lafta kalmayan ölümüne arkadaşlıklardır o bahsettiği.
Sizi bilmem ama ben özlüyorum o günleri, o arkadaşlıkları varlığı da yokluğu da beraberce yaşadığımız günleri, bugünlerde ise artık arkadaşlıklar bir görev haline gelmiş hatta daha da ötesi çıkarlar duyguların önüne geçmeye başlamış durumda. İnsanların artık sadece siz olduğunuz için aradığı sorduğu, hiç bir başka faktör kriter olmadan özledim lann seni diyerek aradığı günler galiba gerilerde kalmaya başladı.
Herkes bir mazaret peşinde, ya hayat koşuşturma vs diyor ya da cebinde beklettiği mazeretlerden birini o an çıkarıyor önünüze, aslında biliyorsunuz biraz sıksa dişini biraz fedakarlık yapsa görüşeceksiniz ama dedim ya ister modern dünyanın getirileri diyin ister büyük şehir yaşamı isterse yok olup gitmekte olan değerler duygular...
Tabi ki istisnalar var, tabi ki küçük şehirlerde belki daha farklı yaşanıyor herşey , tabi ki kendi çeverelerimizde de belki bir elin parmaklarını geçmeyecek belki daha azı kadarına sahibiz , hatta olmasında fazlası zaten , sahteyse samimi değilse istemiyorum ben öylesini sizler de istemeyin bence..Belki yaşlar ilerledikçe insan bunları daha fazla sorguluyor , kendisine bu maskelerin dışında o sıcaklığı nedensiz sahiplenmeleri yaşatanlar olsun istiyor etrafında. Sevmiyorum ben bana vakit ayırmayan , fırsat yaratmayan arkadaşlıkları, değer vermiyorum artık böylelerine veya direniyorum diyelim bazılarına da hala belki farkına varır diye..Araya sıkıştırılan , trafik sıkışıkken vakit geçirmek için gelen aramaları ayırt ediyorum , biliyorum ki o an bişey paylaşacak olsanız o varmak istediği yere ulaştığında anında yarıda kesecek konuşmanızı.. Sevmiyorum beraber yürürken, kahve içerken kafasında getirdiği binlerce tilkiyi ,istemiyorum onların da bizle beraber yürümesini o masada oturmasını, ben bir şey paylaşacaksam bana konsantre olsun o zamanı benimle paylaşsın istiyorum ..
İşte bunları gördükçe , yaşadıkça çekiyorum kendimi geriye izliyorum sadece olup biteni ve kuruyorum kafamda küçük duruşma odalarını , savcısının da hakiminin de benim olduğum..o mahkemeleri bazen kalemleri kırarak hükmü veriyor, siliyorum hayatımdan bir kısmını , bir kısmını da bir sonraki celseye kadar erteleyerek..Uğraşıyorum bazı şeyler tükenmeden önlem almak için , bazen gururu bi kenara bırakıp arıyorum 2-3 defa üstüste bişeyler yapalım diye ama dedim ya karşı taraf squasha çevirince herşeyi , dönüp bana geldikçe o tekliflerim işte o zaman ben de boşvermeye başlıyorum o arkadaşlığa..
Herkes bilsin kıymetini bence elde kalan gerçek arkadaşlarının, daraldığı anda ona destek olan, sevincinde paylaşabilecek, beraberce gülmek eğlenmek istediğinde yanında olacak ama herşeyden önce tüm bunlarda samimi olacak..
Fedakarlık yapmaktan ,kendinden vermekten çekinmeyecekler kazanır sonunda , harcı sağlam olmayan , iskambil kağıdından oluşan ilişkilere sahip olanlarsa altındaki suyun yavaş yavaş ısındığının farkında olmayan kurbağalar gibi geç kalırlar hamlelerinde...
Sizi bilmem ama ben özlüyorum o günleri, o arkadaşlıkları varlığı da yokluğu da beraberce yaşadığımız günleri, bugünlerde ise artık arkadaşlıklar bir görev haline gelmiş hatta daha da ötesi çıkarlar duyguların önüne geçmeye başlamış durumda. İnsanların artık sadece siz olduğunuz için aradığı sorduğu, hiç bir başka faktör kriter olmadan özledim lann seni diyerek aradığı günler galiba gerilerde kalmaya başladı.
Herkes bir mazaret peşinde, ya hayat koşuşturma vs diyor ya da cebinde beklettiği mazeretlerden birini o an çıkarıyor önünüze, aslında biliyorsunuz biraz sıksa dişini biraz fedakarlık yapsa görüşeceksiniz ama dedim ya ister modern dünyanın getirileri diyin ister büyük şehir yaşamı isterse yok olup gitmekte olan değerler duygular...
Tabi ki istisnalar var, tabi ki küçük şehirlerde belki daha farklı yaşanıyor herşey , tabi ki kendi çeverelerimizde de belki bir elin parmaklarını geçmeyecek belki daha azı kadarına sahibiz , hatta olmasında fazlası zaten , sahteyse samimi değilse istemiyorum ben öylesini sizler de istemeyin bence..Belki yaşlar ilerledikçe insan bunları daha fazla sorguluyor , kendisine bu maskelerin dışında o sıcaklığı nedensiz sahiplenmeleri yaşatanlar olsun istiyor etrafında. Sevmiyorum ben bana vakit ayırmayan , fırsat yaratmayan arkadaşlıkları, değer vermiyorum artık böylelerine veya direniyorum diyelim bazılarına da hala belki farkına varır diye..Araya sıkıştırılan , trafik sıkışıkken vakit geçirmek için gelen aramaları ayırt ediyorum , biliyorum ki o an bişey paylaşacak olsanız o varmak istediği yere ulaştığında anında yarıda kesecek konuşmanızı.. Sevmiyorum beraber yürürken, kahve içerken kafasında getirdiği binlerce tilkiyi ,istemiyorum onların da bizle beraber yürümesini o masada oturmasını, ben bir şey paylaşacaksam bana konsantre olsun o zamanı benimle paylaşsın istiyorum ..
İşte bunları gördükçe , yaşadıkça çekiyorum kendimi geriye izliyorum sadece olup biteni ve kuruyorum kafamda küçük duruşma odalarını , savcısının da hakiminin de benim olduğum..o mahkemeleri bazen kalemleri kırarak hükmü veriyor, siliyorum hayatımdan bir kısmını , bir kısmını da bir sonraki celseye kadar erteleyerek..Uğraşıyorum bazı şeyler tükenmeden önlem almak için , bazen gururu bi kenara bırakıp arıyorum 2-3 defa üstüste bişeyler yapalım diye ama dedim ya karşı taraf squasha çevirince herşeyi , dönüp bana geldikçe o tekliflerim işte o zaman ben de boşvermeye başlıyorum o arkadaşlığa..
Herkes bilsin kıymetini bence elde kalan gerçek arkadaşlarının, daraldığı anda ona destek olan, sevincinde paylaşabilecek, beraberce gülmek eğlenmek istediğinde yanında olacak ama herşeyden önce tüm bunlarda samimi olacak..
Fedakarlık yapmaktan ,kendinden vermekten çekinmeyecekler kazanır sonunda , harcı sağlam olmayan , iskambil kağıdından oluşan ilişkilere sahip olanlarsa altındaki suyun yavaş yavaş ısındığının farkında olmayan kurbağalar gibi geç kalırlar hamlelerinde...
22 Ekim 2010 Cuma
El Tiempo Es Oro...(Zaman içinde bulunduğunuz andır)
Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler diyor Sezen o muhteşem şarkısında, biraz önce bu şarkıyı tekrar dinlerken bir kez daha düşündüm,kaybolan yıllar mı? Yoksa o yılların içinde kaybolan bizler miyiz?
Herkes hayatında bir kez dahi olsa ‘’Yıllar ne çabuk geçiyor’’ klişesini bi şekilde kullanmıştır, zaten yılların geçmemesi gibi bir durum evrenin doğasına ters bir durum,öyleyse biz bu kadar çabuk geçen yılları nasıl değerlendiriyoruz , önemli olan bu değil mi sizce de?
Kime nasılsın diye sorsan noolsun bi koşuşturmadır gidiyor veya hayat gailesi işte gibi bir cevapla zaten o geçen yılların kaybolduğunun kısa bir özetini yapmış oluyor herkes..Geçenlerde bir arkadaşım çok güzel bir cevap verdi aslında bu soruma ‘’Bugüne kadar nasıl geçtiğini ben de fark etmedim ama bundan sonra öyle olmayacağı kesin’’ dedikten sonra aslında görev gibi bir yaşamdan tamamen kendini mutlu edeceği planlarla dolu önümüzdeki hayatından bahsetti.
Buradaki anahtar konu ise bence herkesin gerçekten bir kelimesinin olması gerektiğinde yatıyor, Eat,Pray and Love aslında 2 saati hoşça vakit geçireceğiniz bir film olarak değerlendirilmiş olsa bile bence içinde herkesin kendi hayatını sorgulatacak birçok şifreyi de barındırıyordu.
Yaşamın bir kısmı zaten formatlanmış olarak önümüze çıkıyor, maddi manevi sorumluluklar hepimizi yıpratıyor kabul ama yaşam bunlardan mı ibaret? Bir kez olsun bu yaşam benim istediğim yaşam değil diyerek isyan duygusunu içinizde bastırmadan hayatınızın seyrini değiştirecek ihtilali yapmayı düşündünüz mü? Düşündüyseniz niye yapamadınız? Eğer yapan devrimcilerdenseniz zaten sözüm size değil.
Mutluluk , nasıl olunacağını bildikten sonra o kadar uzaklarda değil aslında .Gülmeyi istemek ve seçmek , gülen ve güldüren insanlarla vakit geçirmek , boğazda sıcak bir simit /ince belli de demli bir çay ve yanında kaşar peynir ..alın size en maliyetsiz iki tane formül mutluluğa dair..
Ben hayata dair kendi kelimemi biliyor ve ona göre yaşamaya çalışıyorum,
Sizin kelimeniz ne??
Herkes hayatında bir kez dahi olsa ‘’Yıllar ne çabuk geçiyor’’ klişesini bi şekilde kullanmıştır, zaten yılların geçmemesi gibi bir durum evrenin doğasına ters bir durum,öyleyse biz bu kadar çabuk geçen yılları nasıl değerlendiriyoruz , önemli olan bu değil mi sizce de?
Kime nasılsın diye sorsan noolsun bi koşuşturmadır gidiyor veya hayat gailesi işte gibi bir cevapla zaten o geçen yılların kaybolduğunun kısa bir özetini yapmış oluyor herkes..Geçenlerde bir arkadaşım çok güzel bir cevap verdi aslında bu soruma ‘’Bugüne kadar nasıl geçtiğini ben de fark etmedim ama bundan sonra öyle olmayacağı kesin’’ dedikten sonra aslında görev gibi bir yaşamdan tamamen kendini mutlu edeceği planlarla dolu önümüzdeki hayatından bahsetti.
Buradaki anahtar konu ise bence herkesin gerçekten bir kelimesinin olması gerektiğinde yatıyor, Eat,Pray and Love aslında 2 saati hoşça vakit geçireceğiniz bir film olarak değerlendirilmiş olsa bile bence içinde herkesin kendi hayatını sorgulatacak birçok şifreyi de barındırıyordu.
Yaşamın bir kısmı zaten formatlanmış olarak önümüze çıkıyor, maddi manevi sorumluluklar hepimizi yıpratıyor kabul ama yaşam bunlardan mı ibaret? Bir kez olsun bu yaşam benim istediğim yaşam değil diyerek isyan duygusunu içinizde bastırmadan hayatınızın seyrini değiştirecek ihtilali yapmayı düşündünüz mü? Düşündüyseniz niye yapamadınız? Eğer yapan devrimcilerdenseniz zaten sözüm size değil.
Mutluluk , nasıl olunacağını bildikten sonra o kadar uzaklarda değil aslında .Gülmeyi istemek ve seçmek , gülen ve güldüren insanlarla vakit geçirmek , boğazda sıcak bir simit /ince belli de demli bir çay ve yanında kaşar peynir ..alın size en maliyetsiz iki tane formül mutluluğa dair..
Ben hayata dair kendi kelimemi biliyor ve ona göre yaşamaya çalışıyorum,
Sizin kelimeniz ne??
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)